
Güzeller her zaman kazanır mı dersiniz? Açılır mı her kapı önlerinde? Serilir mi kırmızı halılar yollarına? Batmaz mı yolda ki taşlar güzel ayaklarına? Ya da savrulmaz mı güzelliklerine çirkin sözler? Güzel miyim acaba diye düşündüğünüz olmamış mıdır hiç… bu bir soru değil, elbette olmuştur hatta neden o, bu, şu kadar güzel değilim dediğiniz de olmuştur. Evet, sen güzelsindir hissettiğin kadar, alımlısındır o ufak beynin alabildiğince. Hiç kimse inkâr edemez bunu. İnkâr eden olursa yollayın bana ben ikna ederim onu. Okuduğum kitaptan yola çıkarak yazıyorum bu yazıyı. Geçici güzellikler uğruna harcanılan bir ömür sonunda kapının önüne konmaktır güzellik bazen, bazen elde edilemediğiniz için mundar denilmektir, bazen kezzap atılmaktır ve nicesidir daha… Güzellik geçicidir hepsinden önce şekilci âdemoğlunun son kullanma tarihi olan bir tatminidir. Uyanacağınızı bile bile rüyaya dalmaktır. İşte bu nedenle önemlidir karakter ve mizaç. Budur ayakta tutan her şeyi. Ama gören gözler görmezden gelirler çoğu zaman hayvansal içgüdüleriyle. Güzeller güzeli İnfanta Catalina’yı, ingilterenin görüp görebileceği en iyi kraliçeyi bir fahişe Boleyn için terk edip sonrada diyetini Boleyn’in kellesini alarak ödettiğini zanneden kral Henry kurbanı olmamış mıdır libidosunun. O kadar uzağa da gitmeye gerek yok sizin gibisini bulamayacağınızı bildiğiniz halde komşunun tavuğunu kaz görmeyen kaç sevgiliniz olmamış mıdır? Mıdır midir mudur müdür… Size diyorum eyy ahali önce kendiniz inanın bir şeylere ve bunu karşınızdakine göstermekten çekinmeyin. Çeki düzen verin hayatınıza, gerekirse çekin kulakları, küpe olun onlara o da yetmedi delin o kulakları ki anımsasın, yakın canını ki sizinkini yakmaya çalıştığında dank etsin beyinciği. Kafasındaki hayat ağacı çalışırken hayattaki ağaçları kurutmasın, kurutturmayın, kurutturmayalım… Henry bin pişman olmuş ama iş işten geçtikten sonra lakin ortada ne Catalina kalmış ne de Boleyn… işte budur şekilciliğin geçici heveslerine kapılmanın sonu. Sap gibi yapayalnız ölürsünüz kral dahi olsanız, kaldı ki erdemden yoksun kralın ben krallığını şaapaayım…
7 Şubat 2010 Pazar
3 Şubat 2010 Çarşamba
İmam osurdu sıra cemaatte

Gündemimize Saddam’ın hardal gazı bombası cinsinden bir bomba düştü. Kokusu Türkiye’yi sardı. Gerek görsel gerek yazılı basında arzı endam eden bu haber meclis kavgasından başka bir şey değil sevgili şiddet sevmeyen okurlarım. Evet, ağır sıkletler kapıştı; milletvekilleri dalaştı, bakanlar idareye ahkâm kesti, başbakan kükredi… Biz bunları Uzakdoğu meclislerinde görmeye alışıktık. Biz ki devlet adabının kitabını insanlık tarihiyle yaşıt olan Türk devletlerinde tecrübe edip Osmanlı yayınevinde bastırdık. Açın bakın mezarları, ecdat ters yatıyordur. Utanmazlar mecliste arz-ı endam ederken ecdat ve millet oluyor utançla olaylara bakan. Ya öteki bakanlar? Onlar güreşmek için ceket çıkarıp kollarını sıyırıyorlar. Haa bir de başpehlivan var elbet. Kimse üstüne almasa da pehlivanlık emaresini bu yaşanların elbette bir sebebi ve de sonucu vardır. Kim kimin eşine dil uzatmış, kim peygambermiş, miş mış muş müş... Bırakın sizden peygamber olmayı hiçbir halt olmaz sayın mebuslar, acaba sizler bizi aptal mı sanarlar. Her şey önümüzde cereyan etti, göreceğimizi gördük, duyacağımızı duyduk. Nedir bu kavga. Elinden şekeri alınmış bir çocuk edasıyla ağabeyleri çağırma, sözlerin bittiği yerde yumrukları konuşturma, başka grupların hanelerine tecavüz eder gibi koltuklarının olduğu safha adeta fethe çıkma. Kim kimi seçti, kim kime oy verdi bunları değerlendirecek ne pozisyondayım ne de muhtevada lakin görünen odur ki imam osurdu hem de zarıl zarıl kokusu Türkiye’yi sardı. Bunu izleyen batılılar bize kıçıyla güldü, barbar Türkler deyip geçiştirdiler. Ve bu üslup bu dönemlerde ortaya çıkar oldu. Kimse kimseyi dinlemiyor. Herkesin ağzında birer bakla geveleyip duruyor. Hiç kimse de çıkıp ulan işin aslı şöyle şöyledir demiyor. Her politikacının ağzında politik cevaplar, gazeteciler soru soruyor cevap olayları tanımlamaktan başka bir şey ifade etmiyor. Şöyle bir örnekle durumu pekiştireyim sevgili açıklık sever okurlarım; vezirlerinden biri padişaha keçi boynuzu getiriyor. Buyurun yiyin zat-ı şahanem diyor. Padişah önce eline alıp şöyle bir bakıyor sonra başlıyor yemeye derken vezire dönüp soruyor nedir bu diye. Vezir akabinde cevaplıyor ne güzel değil mi içindeki bal padişahım. Padişah bu laf üzerine şöyle buyuruyor vezirim siz bana bir damla bal için bir kilo odun yediriyorsunuz. İşte bizim durumumuz da budur bizim önümüze bir odun içinde bir damla bal sunuyorlar çıkar çıkarabilirsen…
1 Şubat 2010 Pazartesi

Durgun suya kılıç sallar gibi, esen yele yumruk atar gibi, alevi avuçlayıp yağmuru öpmek gibi… Hayat böyle işte, inişli çıkışlı bir yolda sağa sola yalpalayan at arabacısın sürücüsüyüz bizler. Kırbaçlanan atların çektiği arabamız ne kadar sağlamsa o kadar yol alır arabacı. Atlar ne kadar güçlüyse o kadar hızlı uzanırız yılan misali kıvrılan o uzun yollarda. Biz arabacılar, ne tuhaf olaylara şahitlik etmişizdir o bitmez varışlarda. Tüccarı, ozanı, soytarısı, prensi, kraliçesi, soylusu, köylüsü, fahişesi, askeri, hırsızı, arsızı neleri vardır neleri… Yollar başka, yolculuklar başka, varılacak yer başka bir olaydır. Dalından düşen yaprağın kısadır yolu, aheste aheste yol alır. Şelaleden akan su sabırsız olağanca hızıyla devam eder yoluna. Herkesin gidecek bir yeri varmış gibi gelir insana ilk bakışta lakin avare dolaşan niceleri görünmez birer figüran gibi devamlı rol yaparlar filmde. Kime kavuşacakları muamma zaten kavuşmak değil devam etmektir aslolan. Yolculuklar eşittir hasret, eşittir vuslat. Yolculuklar kalanlar için ayrı gidenler için ayrıdır. Bazen at arabasının tekerlerinden biri çıkar. Aniden sendeleyip düşüverir arabacı. Önce ufaktan bir küfür akabinde hayıflanmalar alır başını yürür ama hiçbiri işe yaramaz, eline alıp kırılan tekerleği yerine takmak hariç. Kendinden emin bir tavır sarar sonra etrafı, toprak emer muzaffer arabacının tükürüğünü. Bir tekerleğe bakar bir önündeki yola. Çıkarır tütününü sarar, içine çektikten sonra nikotinin verdiği rahatlamayı da arkasına alıp bir kaşını havaya kardırır meydan okurcasına doğaya. Tekrar kurulur soğumuş minderine… İlk midir yoksa son mudur bahar. Arabacının umurunda dahi değildir. Kış olmasın da der, lakin bilir kış da gelecektir ona göre hazırlıklarını yapar zaten korkmaz. Fazladan bir mintan, bir fanila ve üstüne de kuzu postundan bir mantodur kış onun için. Derken gözü yoldaki fahişeye ilişir laf atacağından değil. Anormal kılığından dikkatini çeker bu daha tazedir, önceki gördüklerine benzemez pek, ötekileri yıpratmıştır hayat, buysa önündeki zor hayatı takmaksızın müşterisiyle dalga geçercesine cilveleşir. Dudağına öpücükten başka bir şey denk gelmediği her halinden bellidir. Lakin birgün geleceğinden de arabacı emindir. Onun içindir içinde uyanan uyarma hissi, arabacı için sıradan fahişe için geleceği görmek olandır arabacının yaptığı. Geleceği görmek değil midir zaten geçmişe bakmak…
