
Ben neden diye sorsam, sen çünkülerini sıralasan,
“Çünkü kayboldum kelimelerde,
Çünkü düslere boğuldum,
Her sabah doğup her aksam batmaktan yoruldum,
Çünkü senin sevgine doydum,
Çünkü seninle durulmuş suydum.
Ama sensiz kirlendim, bulandim.
Ben senle hakikat sensiz yalandim
Ve bunu simdi daha iyi anladim.” desen.
3 Kasım 2010 Çarşamba
25 Ekim 2010 Pazartesi
Tanıdık yüzler vardı düşümde
Tanıdık yüzlerden tanımadık haller,
Uyanınca durup biraz düşündüm de,
Kimi tanıyoruz diye,
Sustum…
Düşüncelerim de sustu.
Gözlerimi yumdum,
Tekrar uyudum.
18 Ekim 2010 Pazartesi
Nirvanaya kalkan dolmuş

Kıvrımlı, karanlık bir çıkmazdan gelir, kaos, stres ve nicesini sanki bir tüymüş gibi okşar geçer, kalabalığa dokunur, lakin o kalabalıktır ki anlamaz ne olduğunu, onca keşmekeş bastırır o dokunuşu, hissiyat kaybolur, buzlu gören gözler hissetmezler ılık dokunuşu, nezle olmuştur ademoğlu kokusunu almaz miski amber tüten dumanının. Bu dolmuşun yoktur ne bir klarksonu ne de şöförün yüksek sesle dinlediği arabesk müziği,katlanamaz yolcular gürültüye, sessizdir taşcasına. Ücretler değişkendir, yerler de öyle… kimi kırk yılını verir binemez kimi 40 saniye sonra atlar hüzünlü bir heyecanla. Ön koltuklar yaşlılara ve hamilelere falan verilmez, zaten yaşlı binen gençleşir, yüklü olanın yükü yol alır. Hesaplar dolmuşa binmeden önce gümüş bir kuş kanadında gelir o yüzden sokan olmaz elindeki parayı kulağının dibine. Bu dolmuş öyle bildiğimiz dolmuşlara benzemez keza hiç dolduğu da görülmemiştir,o metal yığını benzinle çalışan hırıltılı hurdalardan değildir. Yüzlerce yılkının çektiği 4 nala yol alan bir payton düşünün ucu bucağı yok, dut ağacından yapılmış, kenarındaki güller güneşe değil yolculara bakarlar. Büllerler ötsün mü yoksa lal olup susun mu bilemezler. Arada yılkılar şaha kalkar tekmili birden öyle asildirler ki insan yol olup altlarına serilmek ister. Aklı kıt insan oğlunun ermez aklı bu güzelliğe, anlayamaz sadece tepki verir, bazen güler, bazen bağırır bazen de ağlar. Bunca güzelliğin arasında kendine yer yokmuşcasına geçirir tırnaklarını kendine. Yırtar, yırtılır. Bön bön bakar fakat öyle bir pür dikkat kesilir ki dersiniz duvarın arkasını görür. Bir gördüğü vardır elbet ama duvarın arkasındakine değil gözünün önündekine bakar. Bunca şeyi anlayamız akıl, setler örer bize bu sebeptendir nerde aklını kaybetmiş birini görsem elini tutup anlatmasını istemek geçer içimden. Derim belki o çeker beni bu düzenin içinden…
7 Şubat 2010 Pazar

Güzeller her zaman kazanır mı dersiniz? Açılır mı her kapı önlerinde? Serilir mi kırmızı halılar yollarına? Batmaz mı yolda ki taşlar güzel ayaklarına? Ya da savrulmaz mı güzelliklerine çirkin sözler? Güzel miyim acaba diye düşündüğünüz olmamış mıdır hiç… bu bir soru değil, elbette olmuştur hatta neden o, bu, şu kadar güzel değilim dediğiniz de olmuştur. Evet, sen güzelsindir hissettiğin kadar, alımlısındır o ufak beynin alabildiğince. Hiç kimse inkâr edemez bunu. İnkâr eden olursa yollayın bana ben ikna ederim onu. Okuduğum kitaptan yola çıkarak yazıyorum bu yazıyı. Geçici güzellikler uğruna harcanılan bir ömür sonunda kapının önüne konmaktır güzellik bazen, bazen elde edilemediğiniz için mundar denilmektir, bazen kezzap atılmaktır ve nicesidir daha… Güzellik geçicidir hepsinden önce şekilci âdemoğlunun son kullanma tarihi olan bir tatminidir. Uyanacağınızı bile bile rüyaya dalmaktır. İşte bu nedenle önemlidir karakter ve mizaç. Budur ayakta tutan her şeyi. Ama gören gözler görmezden gelirler çoğu zaman hayvansal içgüdüleriyle. Güzeller güzeli İnfanta Catalina’yı, ingilterenin görüp görebileceği en iyi kraliçeyi bir fahişe Boleyn için terk edip sonrada diyetini Boleyn’in kellesini alarak ödettiğini zanneden kral Henry kurbanı olmamış mıdır libidosunun. O kadar uzağa da gitmeye gerek yok sizin gibisini bulamayacağınızı bildiğiniz halde komşunun tavuğunu kaz görmeyen kaç sevgiliniz olmamış mıdır? Mıdır midir mudur müdür… Size diyorum eyy ahali önce kendiniz inanın bir şeylere ve bunu karşınızdakine göstermekten çekinmeyin. Çeki düzen verin hayatınıza, gerekirse çekin kulakları, küpe olun onlara o da yetmedi delin o kulakları ki anımsasın, yakın canını ki sizinkini yakmaya çalıştığında dank etsin beyinciği. Kafasındaki hayat ağacı çalışırken hayattaki ağaçları kurutmasın, kurutturmayın, kurutturmayalım… Henry bin pişman olmuş ama iş işten geçtikten sonra lakin ortada ne Catalina kalmış ne de Boleyn… işte budur şekilciliğin geçici heveslerine kapılmanın sonu. Sap gibi yapayalnız ölürsünüz kral dahi olsanız, kaldı ki erdemden yoksun kralın ben krallığını şaapaayım…
3 Şubat 2010 Çarşamba
İmam osurdu sıra cemaatte

Gündemimize Saddam’ın hardal gazı bombası cinsinden bir bomba düştü. Kokusu Türkiye’yi sardı. Gerek görsel gerek yazılı basında arzı endam eden bu haber meclis kavgasından başka bir şey değil sevgili şiddet sevmeyen okurlarım. Evet, ağır sıkletler kapıştı; milletvekilleri dalaştı, bakanlar idareye ahkâm kesti, başbakan kükredi… Biz bunları Uzakdoğu meclislerinde görmeye alışıktık. Biz ki devlet adabının kitabını insanlık tarihiyle yaşıt olan Türk devletlerinde tecrübe edip Osmanlı yayınevinde bastırdık. Açın bakın mezarları, ecdat ters yatıyordur. Utanmazlar mecliste arz-ı endam ederken ecdat ve millet oluyor utançla olaylara bakan. Ya öteki bakanlar? Onlar güreşmek için ceket çıkarıp kollarını sıyırıyorlar. Haa bir de başpehlivan var elbet. Kimse üstüne almasa da pehlivanlık emaresini bu yaşanların elbette bir sebebi ve de sonucu vardır. Kim kimin eşine dil uzatmış, kim peygambermiş, miş mış muş müş... Bırakın sizden peygamber olmayı hiçbir halt olmaz sayın mebuslar, acaba sizler bizi aptal mı sanarlar. Her şey önümüzde cereyan etti, göreceğimizi gördük, duyacağımızı duyduk. Nedir bu kavga. Elinden şekeri alınmış bir çocuk edasıyla ağabeyleri çağırma, sözlerin bittiği yerde yumrukları konuşturma, başka grupların hanelerine tecavüz eder gibi koltuklarının olduğu safha adeta fethe çıkma. Kim kimi seçti, kim kime oy verdi bunları değerlendirecek ne pozisyondayım ne de muhtevada lakin görünen odur ki imam osurdu hem de zarıl zarıl kokusu Türkiye’yi sardı. Bunu izleyen batılılar bize kıçıyla güldü, barbar Türkler deyip geçiştirdiler. Ve bu üslup bu dönemlerde ortaya çıkar oldu. Kimse kimseyi dinlemiyor. Herkesin ağzında birer bakla geveleyip duruyor. Hiç kimse de çıkıp ulan işin aslı şöyle şöyledir demiyor. Her politikacının ağzında politik cevaplar, gazeteciler soru soruyor cevap olayları tanımlamaktan başka bir şey ifade etmiyor. Şöyle bir örnekle durumu pekiştireyim sevgili açıklık sever okurlarım; vezirlerinden biri padişaha keçi boynuzu getiriyor. Buyurun yiyin zat-ı şahanem diyor. Padişah önce eline alıp şöyle bir bakıyor sonra başlıyor yemeye derken vezire dönüp soruyor nedir bu diye. Vezir akabinde cevaplıyor ne güzel değil mi içindeki bal padişahım. Padişah bu laf üzerine şöyle buyuruyor vezirim siz bana bir damla bal için bir kilo odun yediriyorsunuz. İşte bizim durumumuz da budur bizim önümüze bir odun içinde bir damla bal sunuyorlar çıkar çıkarabilirsen…
1 Şubat 2010 Pazartesi

Durgun suya kılıç sallar gibi, esen yele yumruk atar gibi, alevi avuçlayıp yağmuru öpmek gibi… Hayat böyle işte, inişli çıkışlı bir yolda sağa sola yalpalayan at arabacısın sürücüsüyüz bizler. Kırbaçlanan atların çektiği arabamız ne kadar sağlamsa o kadar yol alır arabacı. Atlar ne kadar güçlüyse o kadar hızlı uzanırız yılan misali kıvrılan o uzun yollarda. Biz arabacılar, ne tuhaf olaylara şahitlik etmişizdir o bitmez varışlarda. Tüccarı, ozanı, soytarısı, prensi, kraliçesi, soylusu, köylüsü, fahişesi, askeri, hırsızı, arsızı neleri vardır neleri… Yollar başka, yolculuklar başka, varılacak yer başka bir olaydır. Dalından düşen yaprağın kısadır yolu, aheste aheste yol alır. Şelaleden akan su sabırsız olağanca hızıyla devam eder yoluna. Herkesin gidecek bir yeri varmış gibi gelir insana ilk bakışta lakin avare dolaşan niceleri görünmez birer figüran gibi devamlı rol yaparlar filmde. Kime kavuşacakları muamma zaten kavuşmak değil devam etmektir aslolan. Yolculuklar eşittir hasret, eşittir vuslat. Yolculuklar kalanlar için ayrı gidenler için ayrıdır. Bazen at arabasının tekerlerinden biri çıkar. Aniden sendeleyip düşüverir arabacı. Önce ufaktan bir küfür akabinde hayıflanmalar alır başını yürür ama hiçbiri işe yaramaz, eline alıp kırılan tekerleği yerine takmak hariç. Kendinden emin bir tavır sarar sonra etrafı, toprak emer muzaffer arabacının tükürüğünü. Bir tekerleğe bakar bir önündeki yola. Çıkarır tütününü sarar, içine çektikten sonra nikotinin verdiği rahatlamayı da arkasına alıp bir kaşını havaya kardırır meydan okurcasına doğaya. Tekrar kurulur soğumuş minderine… İlk midir yoksa son mudur bahar. Arabacının umurunda dahi değildir. Kış olmasın da der, lakin bilir kış da gelecektir ona göre hazırlıklarını yapar zaten korkmaz. Fazladan bir mintan, bir fanila ve üstüne de kuzu postundan bir mantodur kış onun için. Derken gözü yoldaki fahişeye ilişir laf atacağından değil. Anormal kılığından dikkatini çeker bu daha tazedir, önceki gördüklerine benzemez pek, ötekileri yıpratmıştır hayat, buysa önündeki zor hayatı takmaksızın müşterisiyle dalga geçercesine cilveleşir. Dudağına öpücükten başka bir şey denk gelmediği her halinden bellidir. Lakin birgün geleceğinden de arabacı emindir. Onun içindir içinde uyanan uyarma hissi, arabacı için sıradan fahişe için geleceği görmek olandır arabacının yaptığı. Geleceği görmek değil midir zaten geçmişe bakmak…
29 Ocak 2010 Cuma
yetti

Kendi kendine konuşur kadar rahat ve umursamaz. Seçtiği kelimeler bir o kadar özensiz. Söylemek istediği ne kadar yüce olsa da o dudaklardan dökülünce, dökülüyor işte ayaklar altına. Tüm iyi niyetinize rağmen gülümsemeniz yarım kalır karşıdakine. İticidir tek kelimeyle. İşte böyle insanları sevmem, sevilmesini de tasvip etmem. İllaki her insandan aynı standardı beklemek doğru değil. Lakin bu kadar da altında kalınmaz ki ortalamanın. Bazen sağır olduklarını düşünüyorum, ama bu öyle bir sağırlıktır ki sadece kendi söylediklerini duymazlar, ne anlama geldiğini bilmezler. Self-sağırlar, baya da sığırlar aslında… İşte böyle anlardır kendimi en çok zorladığım. Susuver lütfen bitecek bu çile diye kendi kendime telkinler savurduğum, ama inadına açılır o küçük delik, döner de döner içindeki kemiksiz yılan, bir tıslaması eksiktir o da gelirse akabinde, atar benim kafa. Çizgi film misali görürsünüz burnumdan çıkan dumanları bir boğa edasıyla. Bu da kâfidir lafın gidişini elime almama;
Ulan zekânın kırıntısının uğramadığı diyarlarda arzı endam eden, insan kılığına girmişlerle düşüp kalkan ucube, sinir etme beni. Lafını bil ki yutturmayayım sana lisan-ı avamı.
Ben ki incelik gösterip, esirgememişim hasbi halimi. Sen ki illa kaldıracaksın kaş-ı hilalimi.
Ben ki sükûnete altın deyip sarılan, Sen ki gümüş olan sözün sırlarından aciz olan.
Ben ki tevazu gösterip alttan alan, sen ki kelime seçiminde sınıfta kalan.
Lakin bu tümceler de beyhudedir bilirim. Sende nerde bunu idrak edecek beyin kırıntıları, nerde senin gibilerde böyle şeylerden pay çıkarma mahareti.
