BLOGGER TEMPLATES AND TWITTER BACKGROUNDS »

3 Kasım 2010 Çarşamba


Ben neden diye sorsam, sen çünkülerini sıralasan,
“Çünkü kayboldum kelimelerde,
Çünkü düslere boğuldum,
Her sabah doğup her aksam batmaktan yoruldum,
Çünkü senin sevgine doydum,
Çünkü seninle durulmuş suydum.
Ama sensiz kirlendim, bulandim.
Ben senle hakikat sensiz yalandim
Ve bunu simdi daha iyi anladim.” desen.

25 Ekim 2010 Pazartesi

Tanıdık yüzler vardı düşümde
Tanıdık yüzlerden tanımadık haller,
Uyanınca durup biraz düşündüm de,
Kimi tanıyoruz diye,
Sustum…
Düşüncelerim de sustu.
Gözlerimi yumdum,
Tekrar uyudum.

18 Ekim 2010 Pazartesi

Nirvanaya kalkan dolmuş


Kıvrımlı, karanlık bir çıkmazdan gelir, kaos, stres ve nicesini sanki bir tüymüş gibi okşar geçer, kalabalığa dokunur, lakin o kalabalıktır ki anlamaz ne olduğunu, onca keşmekeş bastırır o dokunuşu, hissiyat kaybolur, buzlu gören gözler hissetmezler ılık dokunuşu, nezle olmuştur ademoğlu kokusunu almaz miski amber tüten dumanının. Bu dolmuşun yoktur ne bir klarksonu ne de şöförün yüksek sesle dinlediği arabesk müziği,katlanamaz yolcular gürültüye, sessizdir taşcasına. Ücretler değişkendir, yerler de öyle… kimi kırk yılını verir binemez kimi 40 saniye sonra atlar hüzünlü bir heyecanla. Ön koltuklar yaşlılara ve hamilelere falan verilmez, zaten yaşlı binen gençleşir, yüklü olanın yükü yol alır. Hesaplar dolmuşa binmeden önce gümüş bir kuş kanadında gelir o yüzden sokan olmaz elindeki parayı kulağının dibine. Bu dolmuş öyle bildiğimiz dolmuşlara benzemez keza hiç dolduğu da görülmemiştir,o metal yığını benzinle çalışan hırıltılı hurdalardan değildir. Yüzlerce yılkının çektiği 4 nala yol alan bir payton düşünün ucu bucağı yok, dut ağacından yapılmış, kenarındaki güller güneşe değil yolculara bakarlar. Büllerler ötsün mü yoksa lal olup susun mu bilemezler. Arada yılkılar şaha kalkar tekmili birden öyle asildirler ki insan yol olup altlarına serilmek ister. Aklı kıt insan oğlunun ermez aklı bu güzelliğe, anlayamaz sadece tepki verir, bazen güler, bazen bağırır bazen de ağlar. Bunca güzelliğin arasında kendine yer yokmuşcasına geçirir tırnaklarını kendine. Yırtar, yırtılır. Bön bön bakar fakat öyle bir pür dikkat kesilir ki dersiniz duvarın arkasını görür. Bir gördüğü vardır elbet ama duvarın arkasındakine değil gözünün önündekine bakar. Bunca şeyi anlayamız akıl, setler örer bize bu sebeptendir nerde aklını kaybetmiş birini görsem elini tutup anlatmasını istemek geçer içimden. Derim belki o çeker beni bu düzenin içinden…

7 Şubat 2010 Pazar


Güzeller her zaman kazanır mı dersiniz? Açılır mı her kapı önlerinde? Serilir mi kırmızı halılar yollarına? Batmaz mı yolda ki taşlar güzel ayaklarına? Ya da savrulmaz mı güzelliklerine çirkin sözler? Güzel miyim acaba diye düşündüğünüz olmamış mıdır hiç… bu bir soru değil, elbette olmuştur hatta neden o, bu, şu kadar güzel değilim dediğiniz de olmuştur. Evet, sen güzelsindir hissettiğin kadar, alımlısındır o ufak beynin alabildiğince. Hiç kimse inkâr edemez bunu. İnkâr eden olursa yollayın bana ben ikna ederim onu. Okuduğum kitaptan yola çıkarak yazıyorum bu yazıyı. Geçici güzellikler uğruna harcanılan bir ömür sonunda kapının önüne konmaktır güzellik bazen, bazen elde edilemediğiniz için mundar denilmektir, bazen kezzap atılmaktır ve nicesidir daha… Güzellik geçicidir hepsinden önce şekilci âdemoğlunun son kullanma tarihi olan bir tatminidir. Uyanacağınızı bile bile rüyaya dalmaktır. İşte bu nedenle önemlidir karakter ve mizaç. Budur ayakta tutan her şeyi. Ama gören gözler görmezden gelirler çoğu zaman hayvansal içgüdüleriyle. Güzeller güzeli İnfanta Catalina’yı, ingilterenin görüp görebileceği en iyi kraliçeyi bir fahişe Boleyn için terk edip sonrada diyetini Boleyn’in kellesini alarak ödettiğini zanneden kral Henry kurbanı olmamış mıdır libidosunun. O kadar uzağa da gitmeye gerek yok sizin gibisini bulamayacağınızı bildiğiniz halde komşunun tavuğunu kaz görmeyen kaç sevgiliniz olmamış mıdır? Mıdır midir mudur müdür… Size diyorum eyy ahali önce kendiniz inanın bir şeylere ve bunu karşınızdakine göstermekten çekinmeyin. Çeki düzen verin hayatınıza, gerekirse çekin kulakları, küpe olun onlara o da yetmedi delin o kulakları ki anımsasın, yakın canını ki sizinkini yakmaya çalıştığında dank etsin beyinciği. Kafasındaki hayat ağacı çalışırken hayattaki ağaçları kurutmasın, kurutturmayın, kurutturmayalım… Henry bin pişman olmuş ama iş işten geçtikten sonra lakin ortada ne Catalina kalmış ne de Boleyn… işte budur şekilciliğin geçici heveslerine kapılmanın sonu. Sap gibi yapayalnız ölürsünüz kral dahi olsanız, kaldı ki erdemden yoksun kralın ben krallığını şaapaayım…

3 Şubat 2010 Çarşamba

İmam osurdu sıra cemaatte


Gündemimize Saddam’ın hardal gazı bombası cinsinden bir bomba düştü. Kokusu Türkiye’yi sardı. Gerek görsel gerek yazılı basında arzı endam eden bu haber meclis kavgasından başka bir şey değil sevgili şiddet sevmeyen okurlarım. Evet, ağır sıkletler kapıştı; milletvekilleri dalaştı, bakanlar idareye ahkâm kesti, başbakan kükredi… Biz bunları Uzakdoğu meclislerinde görmeye alışıktık. Biz ki devlet adabının kitabını insanlık tarihiyle yaşıt olan Türk devletlerinde tecrübe edip Osmanlı yayınevinde bastırdık. Açın bakın mezarları, ecdat ters yatıyordur. Utanmazlar mecliste arz-ı endam ederken ecdat ve millet oluyor utançla olaylara bakan. Ya öteki bakanlar? Onlar güreşmek için ceket çıkarıp kollarını sıyırıyorlar. Haa bir de başpehlivan var elbet. Kimse üstüne almasa da pehlivanlık emaresini bu yaşanların elbette bir sebebi ve de sonucu vardır. Kim kimin eşine dil uzatmış, kim peygambermiş, miş mış muş müş... Bırakın sizden peygamber olmayı hiçbir halt olmaz sayın mebuslar, acaba sizler bizi aptal mı sanarlar. Her şey önümüzde cereyan etti, göreceğimizi gördük, duyacağımızı duyduk. Nedir bu kavga. Elinden şekeri alınmış bir çocuk edasıyla ağabeyleri çağırma, sözlerin bittiği yerde yumrukları konuşturma, başka grupların hanelerine tecavüz eder gibi koltuklarının olduğu safha adeta fethe çıkma. Kim kimi seçti, kim kime oy verdi bunları değerlendirecek ne pozisyondayım ne de muhtevada lakin görünen odur ki imam osurdu hem de zarıl zarıl kokusu Türkiye’yi sardı. Bunu izleyen batılılar bize kıçıyla güldü, barbar Türkler deyip geçiştirdiler. Ve bu üslup bu dönemlerde ortaya çıkar oldu. Kimse kimseyi dinlemiyor. Herkesin ağzında birer bakla geveleyip duruyor. Hiç kimse de çıkıp ulan işin aslı şöyle şöyledir demiyor. Her politikacının ağzında politik cevaplar, gazeteciler soru soruyor cevap olayları tanımlamaktan başka bir şey ifade etmiyor. Şöyle bir örnekle durumu pekiştireyim sevgili açıklık sever okurlarım; vezirlerinden biri padişaha keçi boynuzu getiriyor. Buyurun yiyin zat-ı şahanem diyor. Padişah önce eline alıp şöyle bir bakıyor sonra başlıyor yemeye derken vezire dönüp soruyor nedir bu diye. Vezir akabinde cevaplıyor ne güzel değil mi içindeki bal padişahım. Padişah bu laf üzerine şöyle buyuruyor vezirim siz bana bir damla bal için bir kilo odun yediriyorsunuz. İşte bizim durumumuz da budur bizim önümüze bir odun içinde bir damla bal sunuyorlar çıkar çıkarabilirsen…

1 Şubat 2010 Pazartesi


Durgun suya kılıç sallar gibi, esen yele yumruk atar gibi, alevi avuçlayıp yağmuru öpmek gibi… Hayat böyle işte, inişli çıkışlı bir yolda sağa sola yalpalayan at arabacısın sürücüsüyüz bizler. Kırbaçlanan atların çektiği arabamız ne kadar sağlamsa o kadar yol alır arabacı. Atlar ne kadar güçlüyse o kadar hızlı uzanırız yılan misali kıvrılan o uzun yollarda. Biz arabacılar, ne tuhaf olaylara şahitlik etmişizdir o bitmez varışlarda. Tüccarı, ozanı, soytarısı, prensi, kraliçesi, soylusu, köylüsü, fahişesi, askeri, hırsızı, arsızı neleri vardır neleri… Yollar başka, yolculuklar başka, varılacak yer başka bir olaydır. Dalından düşen yaprağın kısadır yolu, aheste aheste yol alır. Şelaleden akan su sabırsız olağanca hızıyla devam eder yoluna. Herkesin gidecek bir yeri varmış gibi gelir insana ilk bakışta lakin avare dolaşan niceleri görünmez birer figüran gibi devamlı rol yaparlar filmde. Kime kavuşacakları muamma zaten kavuşmak değil devam etmektir aslolan. Yolculuklar eşittir hasret, eşittir vuslat. Yolculuklar kalanlar için ayrı gidenler için ayrıdır. Bazen at arabasının tekerlerinden biri çıkar. Aniden sendeleyip düşüverir arabacı. Önce ufaktan bir küfür akabinde hayıflanmalar alır başını yürür ama hiçbiri işe yaramaz, eline alıp kırılan tekerleği yerine takmak hariç. Kendinden emin bir tavır sarar sonra etrafı, toprak emer muzaffer arabacının tükürüğünü. Bir tekerleğe bakar bir önündeki yola. Çıkarır tütününü sarar, içine çektikten sonra nikotinin verdiği rahatlamayı da arkasına alıp bir kaşını havaya kardırır meydan okurcasına doğaya. Tekrar kurulur soğumuş minderine… İlk midir yoksa son mudur bahar. Arabacının umurunda dahi değildir. Kış olmasın da der, lakin bilir kış da gelecektir ona göre hazırlıklarını yapar zaten korkmaz. Fazladan bir mintan, bir fanila ve üstüne de kuzu postundan bir mantodur kış onun için. Derken gözü yoldaki fahişeye ilişir laf atacağından değil. Anormal kılığından dikkatini çeker bu daha tazedir, önceki gördüklerine benzemez pek, ötekileri yıpratmıştır hayat, buysa önündeki zor hayatı takmaksızın müşterisiyle dalga geçercesine cilveleşir. Dudağına öpücükten başka bir şey denk gelmediği her halinden bellidir. Lakin birgün geleceğinden de arabacı emindir. Onun içindir içinde uyanan uyarma hissi, arabacı için sıradan fahişe için geleceği görmek olandır arabacının yaptığı. Geleceği görmek değil midir zaten geçmişe bakmak…

29 Ocak 2010 Cuma

yetti


Kendi kendine konuşur kadar rahat ve umursamaz. Seçtiği kelimeler bir o kadar özensiz. Söylemek istediği ne kadar yüce olsa da o dudaklardan dökülünce, dökülüyor işte ayaklar altına. Tüm iyi niyetinize rağmen gülümsemeniz yarım kalır karşıdakine. İticidir tek kelimeyle. İşte böyle insanları sevmem, sevilmesini de tasvip etmem. İllaki her insandan aynı standardı beklemek doğru değil. Lakin bu kadar da altında kalınmaz ki ortalamanın. Bazen sağır olduklarını düşünüyorum, ama bu öyle bir sağırlıktır ki sadece kendi söylediklerini duymazlar, ne anlama geldiğini bilmezler. Self-sağırlar, baya da sığırlar aslında… İşte böyle anlardır kendimi en çok zorladığım. Susuver lütfen bitecek bu çile diye kendi kendime telkinler savurduğum, ama inadına açılır o küçük delik, döner de döner içindeki kemiksiz yılan, bir tıslaması eksiktir o da gelirse akabinde, atar benim kafa. Çizgi film misali görürsünüz burnumdan çıkan dumanları bir boğa edasıyla. Bu da kâfidir lafın gidişini elime almama;
Ulan zekânın kırıntısının uğramadığı diyarlarda arzı endam eden, insan kılığına girmişlerle düşüp kalkan ucube, sinir etme beni. Lafını bil ki yutturmayayım sana lisan-ı avamı.
Ben ki incelik gösterip, esirgememişim hasbi halimi. Sen ki illa kaldıracaksın kaş-ı hilalimi.
Ben ki sükûnete altın deyip sarılan, Sen ki gümüş olan sözün sırlarından aciz olan.
Ben ki tevazu gösterip alttan alan, sen ki kelime seçiminde sınıfta kalan.
Lakin bu tümceler de beyhudedir bilirim. Sende nerde bunu idrak edecek beyin kırıntıları, nerde senin gibilerde böyle şeylerden pay çıkarma mahareti.

28 Ocak 2010 Perşembe

NAZAR


Rabbim kem gözlerden korusun hepimizi potansiyel takipçilerim geçenlerde vuku bulan bir olay üzerine bugün sizlerle nazar konusunu irdeleyeceğim. Şu medeniyet ne istemez, haset ve fesat kem gözler sarmış dört bir yanı, sen gel kolaysa iyi insanlar tanı. Uzun lafın kısası bana değmez, yok efendim neyim var da nazar edecek deme. İnsana, hayvana, hatta eşyaya bile nazar değebiliyor. Eee değerse değsin nolcak diyebilirsiniz amma ve lakin nazar insanı öldürür, hasta eder süründürür maazallah. Bir de kendine nazarı değenler olabiliyormuş. Ben bu gruba girebilirim çünkü kendimle baya barışık ve de aşığım sayın barış çubuğu takipçileri, Yani insanın kendini sevmesi, kendine güvenmesi gayet güzel bir olay fakat böyle dezavantajları da olabiliyormuş benden uyarması. Kafa ütüleme diyebilirsiniz. Bu kadar hayırsız kelamları etmemin sebebi de sizleri uyarmak. Uyardım şimdi de çözümleri.
• Nazar boncuğu: Şekil itibariyle göze benzediği için göz boncuğu da denilen nazar boncukları İslamiyet öncesi Türk geleneklerinden birisi, kötü gözlerin dikkatini boncuğa yöneltmesi sonucu negatif elektrikten vücudun etkilenmemesini sağlamak amaçtır. Bence de gayet etkili bir yöntemdir keza dikkati ilk çeken nesne olarak nazarın keskinliğini hafifletir.
• Kıç kaşıma: ne kadar etkili tartışılır fakat en yaygın nazar koruma yöntemlerinden biridir. Sanırım insanın kıçını kaşıyarak nazar edecek olan insanda iğreti bir durum oluşturup ilgisini alaşağı etmek üzerine kurulmuş bir uygulama. Bence çok ilginç. Bu ilginç yöntem için hep birlikte kaşıyoruz malum yerlerimizi. 3 2 1 kaşıııııııııııııııııııııııı…..:D…
• Çörek otu: Anadolu kökenli bir bitkidir, buradan Suriye, Mısır ve diğer Afrika ülkeleri ile Hindistan’a yayılmıştır. Çörekotu bir yıllık otsu bir bitkidir, tohumlarından çoğalır. Genelde unlu mamüllerde kullanımına rastlıyoruz biz lakin ilaç, kozmetik gibi çeşitli alanlarda da kullanılmakta. Bizzat yetiştirmiş biri olarak çok güzel bir bitki olduğunu ve sağlık için olmazsa olmazlar arasında bulunduğunu bildirmekten kıvanç duyarım sayın çörek otu sever okurlarım lakin nazarla nasıl bir alaka kurulduğunu bilmemekle birlikte bu kadar kıymetli bir bitkinin herhalde ona da iyi geleceği düşünülmüş olabilir. Şunu da söyleyeyim şekil ve koku itibariyle de gizemli bir bitki olduğunu 6. hissi gelişmiş olan takipçilerim anlayabilirler.
• Ökse otu: ökse otu da kısa boylu bir bitki olmakla birlikte yabani olarak karşıma çıkmıştır hiç yetiştirildiğine şahit olmadım kendiliğinden yetişir ve aynen çörek otu gibi tohumları vardır ama tohumları daha iridir. Ve Anadolu da kapıların üstlerine asılmak suretiyle nazardan korunulur.
• Cıva: Hiç anlayamadım ama tabiatta bulunan tek sıvı metal olmasına yoruyorum.
İşte böyle sevgili nazar sevmez takipçilerim kültürümüzde böyle enteresan korunma yöntemleri bulunmakta bir de koyun bağırsağı varmış zamanında ama o başka istenmeyen bir durumdan korunmak için kullanılırmış :D. Nazar için İslamiyet’te dualar da mevcut sayın dua sever canlarım ama ben size kendi ellerimle bir dua hazırladım. BarışÇubuğu yapım gururla sunar :

Üstümde bir nazar, bilmem bu nazarları bana kimler yazar. Nazar olan adem oğlu gündüz sızar gece gezer. Velhasıl kelam nazar pek bir illet hatta lanet mi lanet, Rabbim beni böyle kem gözlerden uzak et. Nazar edenin dili dursun gözü baksın kapımda affıma nail olmak için kıçına kütük tıksın…

25 Ocak 2010 Pazartesi

Kar mı?, Kum mu?



Kumdan kaleler mi? Daha neler onun modası geçeli çok oldu artık kardan kaleler popüler hem öyle bi rüzgar ya da bi dalgayla bertaraf olmuyorlar, bir sezon ayakta kalma garantisi ilişiğinde hizmetinize sunulmakta. Aslında daha da mantıklı; başlama tarihi belli bitiş tarihi belli hem malumunuz mevsim kış, kar ayağımıza kadar geliyor. Yok öyle bu yaz tatili nerde geçirsek, hangi kumsalda kalelerimizi konuşlandırsak tasası. Kum sıcak belki, belki kaynatıyor kanları lakin kar beyaz, kar neyse o.
Kum zevk, kar hayat. İnsan zevklerine yenilip hayattan vazgeçer mi? biri yalın ayak, öbürü sahibi toprağın.Biri aşk, diğeri mantık. Biri yaz, öteki kış. Seçim yapmak kolay gibi görünse de aksine çok ama çok zor. Zaman ve mekanla alakalı biraz da. Uludağ’a kayağa gidip güneşin kavurucu yüzünü görmek, ya da tam tersi çeşmede yanarken o canım kar billurlarının üstünüze düşmesi gibi.
Ve alışmak duruma biraz. Kanıksamak hali, özümsemek çaresiz bekleyişleri; bu etkenler yaptıran seçimleri, popülerlik lafın gelişi.
Peki ya ne yapmalı? Vallahi merhemim olsa kel kafama sürsem durumları. Benim de işin içinden bir türlü çıkamadığım durumlar.

Ps:yahu ne saçmalıyorsun bibok anlamadım diyebilirsiniz herkimseniz bir daha oku belki anlarsın belki de anlamayıp avam bir lafla geçiştirirsin bu yazıyı ;)…

Fenike portakalı bunlaaarrrr…


Hey ahaliiii bugün pazara gittim : D… soğuğun etkisi baya bi hissediliyodu Pazar boş, fiyatlar da biraz nahoştu… Üstelik sebze ve meyveyi soğuk, müşteriler gibi olumsuz etkilemişken. Tüm bu olumsuzluklara rağmen sıcak evin üstümde oluşturduğu kabuğu kırıp dışarıya, soğuk pazarın soğuktan mıdır bilmem yerlerinde durmayan Eskimo kılıklı ev sahipleriyle cebelleşmeye çıktım. Dediğim gibi Pazar bugün tenhaydı sanki kırk yıldır Pazar alışverişi yapıyorum gibi anlattığıma bakmayın birkaç kez gitmişliğim var lakin bu tenhalığı fark etmemek için âşık olmak lazım ki baktığını görmeyesin. Pazar bilindik Pazar aldığım şeylere gelince portakal, mandalina, elma, ıspanak, marul, 3 demek maydanoz, 3 demet tere bunların ikisi de 2 demet fiyatına (laf aramızda pazarda da pazarlık yaptık =)…), kırmızı lahana, limon yanlış hatırlamıyorsam hepsi bu kadardı haa bi de kestane alacaktım ama pek beğenmedim kestaneleri sayın kestaneseverler :D…aşağıda Barışçubuğu size Pazar fiyatlarını gururla sunar görün bakın karşılaştırma yapın bana da yazın =);

Portakal 1 tl/kg
Mandalina 1.5 tl/kg
Ispanak 1.5 tl/demet
Marul 1 tl/demet
Maydanoz 0.5 tl/demet
Tere 0.5 tl/demet
Lahana 1.5 tl/kg
Limon 1 tl/kg

Şimdi gelelim bunu neden anlatıverdim sizlere. İzahı pek mümkün okuyun anlayın; küresel ısınma dedikleri ısınmayla birlikte soğumanın da dengesizleştiği bir dünya düzenine giderken insanların kaynakları hoyratça kullanmaları ne kadar büyük bir aptallık. Eskiden pazara insanlar fileyle çıkarlarmış sevgili akranlarım biz Türk filmlerinde bıraksak da bu olayı aslında ne kadar da büyük bir silah o iğrenç plastik poşetlere karşı. Hatırlıyorum küçükken eskilerin arasından ben de bulmuştum bu filelerden, bizimkiler de kullanırmış. Bugün tekrar bakıverdim lakin bulmak ne mümkün. Bir de şu var hani bu koskoca gross, hiper, süper marketlerde çevre dostu kâğıttan torbaları bilmem kaç tl diye fahiş fiyatlara satanlara gıcığım. Bu ne saçmalıktır, geri dönüşüm bu kadar pahalı olmamalı ki insanlar için bir tercih sebebi olabilsin artı hani çevreciydin! Neden satarsın ki koy kasanın başına poşetlerin yerine onun türevinde bir kese kâğıdı hem doğa sevinsin hem vatandaş. Ama nerdeeeee, bu vahşi kapitalizm insanlıktan uzaklaştırıyor bizi biraz da, sosyalizm sever akranlarım yani kapitalizmi insanlık için uygun bulan insanlardan biri olarak bu kadar aldatmacayı ve para hırsını da âdemoğluna yakıştıramamaktayım. Üç günlük dünyada taht diye çıkacaksın o musalla taşına diyor Cahit Sıtkı biraz bunlara da kulak verelim …

24 Ocak 2010 Pazar

YaŞaM KoÇ'u

Kasım 2008de açmış olduğum blog’a bugün ilk yazımı koymak da ne büyük bir tembellik, sanırsam biraz da her şeyi kendine saklama eğilimi yani bencillik =)…neyse potansiyel takipçilerim sorabilirsiniz o kadar bekledin yazmayaydın daha iyiydi die… ama işte gıcıklık yazıciiim ve siz de benim keyfimi bekleyeceksiniz kusura kalmayın…
Uzatmadan gireyim konuya dün gece sevdiğim, yegane arkadaşlarımdan biriyle hayat üzerine konuşurken birden insanlar üzerindeki etkime geldi konu derken insanları yönlendirebildiğimi, onların güveninde ciddi anlamda revizyon yaptığımı başka dillerden duymak beni 22 yıllık uykumdan uyandırdı. Düşündüm ve karar verdim yaşam koçu olabilirim, hatta eski yaşanmışlıkları hatırladığım vakit bu yeterlilik kipi kullanılmış kelimenin benim durumum için yeteriz olduğunu fark ettim ve onu gereklilik kipiyle değiştirdim. Evet yaşam koçu olmalıyım ve ne şanslıyım ki ilk ciddi patient’ımı (müşteri veya hasta demek istemiyorum Türkçede buna uygun kelime olduğunu da sanmıyorum velev ki varsa beni aydınlatmanızı da bekliyorum) buldum ve ilk tavsiyelerimi de kendilerine ilettim görelim bakalım neler olacak, nasıl geribildirimler alacağız ilerleyen zamanlarda.
Ben ki amatör bir yaşam koçu olarak siz sevgili takipçilerime şimdilik verebileceğim en kıymetli tavsiye; “her şeyi çıkardığınız vakit geride kalansınızdır siz, o geriye kalanın ayakta durabileceği biçimde adımlar atınız ki yalnız kaldığınızda devrilmeyesiniz. Hayatınızı hiç bir şeye endekslemeyin eğer ki endeksleyecekseniz birkaç varlığa endeksleyin ki kaybetme riskini azaltın alın size finans dersi hayatınızın portföyünü oluşturun, bir yatırım zarar ederken öteki kara geçebilsin ve siz de açığınızı böyle kapatıp hayatta kalın…